26 Ocak 2008 Cumartesi

Sabit iki noktadan, eğri büğrü bir hayat zor geçiyor.


“Bana bir bira arjantin olsun.” Hiç gitmediğim, havasını solumadığım sokaklarından olsun Arjantin’in. Çok mu uzak buradan, bira kadar soğuk mu ya da büyük mü bardak kadar? Şu an bulunduğum noktada kesişen birkaç hayat. Aynı müziği duyuyor, aynı havayı soluyoruz. Başka neyimiz var ki ortak?


Garson kızın pantolonundan bende de var mesela. Sonra, yan masada dört arjantin var. Ama çektiğimiz dumanlar farklı. Benimki biraz daha pahalı. Daha mı az zararlı acaba? Annem de içerdi en samsunundan. Hiç gitmediği, havasını soluyamadığı tarlalarından Samsun’un. Onun için soluyacak havada kalmadı zaten. Duman mı kanser etti onu, yoksa ben mi, yoksa yaşadığı şehir mi?

Neden hep sorular kaldı bende hayata dair? Bu cümle bile kendi içerisinde bir soru oldu. Cevapları kolay ama söylemesi zor sorular. Son kez geçtiğini bildiğin uzun bir yolu seyretmek gibi, sonunu değiştiremeyeceğim bir hayatı izliyorum. Seyirci olmak, susmak. Alabildiğim kadar nefes almak derin derin. Beklemek, hiç gelmeyeceğini bildiğin insanları ve gelmesini istemediğin halde kapıda belirecekleri. Sonra yeniden beklemek, hiç gitmeyeceklerini bildiğin insanların gitmelerini ve istemediğin halde inadına gidecek olanların gidişlerini…


Sıkıcı bunaltıcı bir eylül akşamı mevsimi değiştirecek ilk damlanın düşmesini beklemek gibi.

Hiç yorum yok: